18 Haziran 2009 Perşembe

Seninleyken...

İşsiz kalır arzuhalciler

Hiç şikayetim olmadığından

Türk lirası satın alır

Amerikan dolarını

Göz yakmaz

Çocukları öldüren

Elde oyuncak olmuş

Biber gazı

Üstümden geçse de acıtmaz

Polis postalları

Yeniden yeşerir

Evimde solan çiçeğin

Kurumuş dalları

Kuş uçar

Kervan geçer

Katipler ceza yazsa da

Beyaz güvercin yuvası olur

Dünyanın dört bir yanı

Bol kepçe çalışır

Sanattan kopmuş bir milletin

Hayattan kopmayan yalan sanatçısı

Sanat camiası torbacıları

Bir saki tazeler

Doldurmaya üşendiğim bardakları

Konduğu her yerde

Mutluluk şarkıları söyler

Aylaklığımı haykıran

İstanbul martıları

Fransız usulü sevişip

Alman usulü paylaşır kadınlar

Bir aşkın bütün bir hesabını

Elinde emek sıcaklığıyla döner

Anlamsız bir çarkın dişlisi

Fikir ustaları, atölye çalışanları

Sıcak yatakta

Hayata aşkla uyanır her sabah

Şehrin sokağa atılmış çocukları

Gözlerine uyku girmez

Uyumaz tüm gece, rahatsız olur

Anası binlerce kez düzülmüş

Orospu çocukları

Ve dayanamayıp

Afişe ederler

Kendi kendilerini

Orospuların modernleri, erkeklerin orospuları

 

 

Sen ile ben

El ele göz gözeyken

Aynı yastıkta

Sabah sularında dünyanın

Bedenlerimizi karıştırıp

Birbirimize karışırken

23 Mayıs 2009 Cumartesi

SANA İNSAN DİYENİN...

Rivayet edilir ki Keçi ile mülakkap, Serdar ile müsemma, sarhoş bir baba, yorgun bir anneden olma bir adam yaşarmış Tanrı’nın her gün sayısız kez anıldığı bir kentte. Kaderiyle başbaşa bırakılmış adam, ne olacaksa öyle olmuş. Daha doğrusu çoklarına göre nasıl olunmayacaksa öyle olmuş. Hayatında ebesinin döktüğü bir kaç tas sıcak sudan sonra pek su yüzü görmediğinden olsa gerek, yüzü her gün karşılaştığımız, salya sümük pezevenk diye tabir ettiğimiz adamlardan pek farklı değilmiş. Hal böyle olunca Keçi diye anılması kaçınılmaz olmuş kokusundan ötürü. Yolda yürürken köpekler bir tek ona saldırmaz; ne yapsa etse, küfür de etse kimse ona yaklaşmamak için oralı bile olmazmış. Okula başlangıcı sultanlar gibi olmuş Keçi’nin. En arka sırada, ondan başka ve ondan sonra kimsenin oturmadığı sırasına kurulmuş. Bir sıra önünde oturmamak için sınıf içinde çok kavgalar çıkmış da gelin görün ki olaya müdahale eden öğretmen her defasında seçtiği bir kurbanla olayı çözümlemiş. Ki bu kurbanlar tek ayak üstünde durma yerine bu şekilde cezalandırılır olmuş. Durumun farkında olan öğrenciler tıp! diye susar, öğretmenlerinin bir dediğini iki etmezlermiş. Günler böyle geçip gidermiş öğrencilerin getirdiği odun ve tezekle ısınan sınıfta. Küçücük bir sınıfa sığmayan bu sınıf hikayesi Keçi’nin gah “Siz manyaksınız, şu sümüğün tadına bakmayana adam mı derim,” deyip dilini kullanmak suretiyle günde sayısız kez yediği sümüğü, gah yuvarlayıp koca bir misket kıvamına getirip oynamaya doyamadığı donmuş sümüğüyle uzayıp gidermiş. Hatta ve hatta bir gün yol kenarında misket oynayan çocukların dizdiği misketlere elinde yuvarladığı misketiyle başaltı diye tabir edilen yerden ustaca bir atış yaptığı anlatılır...

Şimşek çakarken, “Korkmayın, Nasrettin Hoca ossuruyor,” diye  kandırılan çocuklar zamanla çokça alışmışlar Keçi’ye. Yıllardır anlatılıp durulan bağımlılık örneklerini haklı çıkarır derecede, çocuklar arkadaşlarını görmedikleri gün fellik fellik arar olmuşlar köyün her yerinde. Bir gün bir eşeğin arkasında zevkten çıldıracakken; bir başka gün de elinde bali torbasıyla sadece bilenlerin bileceği, bilmeyenlerin güleceği bir halde bulurlarmış onu.

Yaz sıcaklarının başladığı, eriklerin çiçekleri yerlere atıp kendilerine dallarda yer açtığı günlerden birgün diye başlayan kitapların alayına siktir çeken Keçi ve arkadaşları, talan ettikleri mısır tarlasının ganimetlerini sağdan soldan buldukları çalı çırpıyla bir güzel közlerlermiş gözlerden uzaklarda. Çocukların memeye iştahını aratmayacak cinsten bir iştahla, közlenmiş mısırlar, yanmaya yüz tutmuş ağızlardan mideye indirilirmiş. Buraya kadar olanlar gayet doğal. Fakat Keçi, bünyesinin gerçekleştirdiği sindirim ve boşaltım işleminden sonra da mısır sevdasından vazgeçmezmiş. Tarlanın bir kenarına pisledikten sonra hangi kafa ya da hangi iştahla yaptığı bilinmez, sıçtığı bokta bulunan mısır tanelerini ayıklayıp afiyetle mideye indirirmiş. Olaya şahit olanlar rivayet ederler ki Keçi, yediği karpuzun çekirdeklerini de aynı işleme tabi tutarmış. 

Olgunlaşıp genç delikanlı olduğunda, saçlarını kesecek berber bulamamaktan muzdarip, eline geçirdiği ve belki birkaç kez koltuk altı birkaç kez de etek traşı olunmuş, paslanmaya yüz tutmuş jiletle kendi traşını kendisi olurmuş. Keçi’nin traşı esnasında köy sakinleri, çıtırtı seslerinden dolayı Keçilerde mangal ziyafeti olduğunu sanarlarmış fakat her defasında yanılırlarmış. Çünkü bu sesler mangaldaki kömürden değil bitlerin kesildiği esnada çıkan çıtırtıdanmış. Çocukluğundan beri alışkanlık edindiği bali torbasını yanından eksik etmez; yaz günleri giydiği, kirden naylon kıvamına gelmiş tişörtünün, kışınsa saçlarından dökülen bitlerin yuvaladığı kazağının altına gizlermiş. Kafası tam olunca enterasan hayallere dalan Keçi, zamandan eprimiş, çektiklerinden erimiş vücuduyla askere çağrılmış daha sonra. Çoğularının hayatı boyunca anlattığı askerlikle ilgili Keçi’nin aklında kalanlar koğuşta altına pislediğinden defalarca revire kaldırılması olmuş. Zaten askerliğini nerede yaptığı sorulduğunda “Kalabalık, büyük bir yerde,” diye cevap verirmiş.

Her genç gibi hayalleri olan Keçi, ilk göz ağrısı, kalbinin sızısı Aslı ile askerlikten sonra daha sık görüşür olmuş. Aslı da en az Keçi kadar ilgisiz, özensiz ancak kendine göre tertemiz sayılacak bir hayat yaşamış. Hatta rivayet edilir ki Aslı, adet kanı bulaşmış ellerini önemsemez, adet kanı bulaşmış tırnaklarını yerken Keçi’nin dilleyip dişlediği, onu kendine getiren, kendinden geçiren anları hayal ettiğini anlatırmış. Enteresan aşıklar birbirlerinin saçlarını Keçilerin yan komşusunun banyosundaki açık pencereden aldıkları kör jiletle traş eder; traş sonrası birbirlerinin kesikler dolu kafasını öpücüklere boğarlarmış.

Çevresindekilerin bakışlarından, hor görüp aşağılamalarından İllallah olmuş çok sonra... Evlerinin köşesindeki her zerzevatı satan bakkaldan bir adet piknik tüpü, bir fener, biraz sigara alıp keyfine bakar olmuş evdeki odasında. Hakkında çıkarılan “Çıldırdı, kafayı yedi diye,” söylentilerine “Asıl siz benimkinin kafasını yemişsiniz,” karşılığını verirmiş. En çok da bu boktan kaçış üzmüş çevresindeki arkadaşlarını çünkü onlara dahi kapıyı açmaz olmuş.

Çocukken yediği boktan etkilenmeyen arkadaşları bu bok yemeye dayanamayıp Keçi’nin adını, ciltlenmesine rağmen aşınmaya karşı koyamamış unutulanlar kitabının en önemli sayfasına yazmışlar kendilerince.

Girişi şöyleymiş yazdıkları yazının: Kimbilir hangi zebaninin elindeki çatalın ucunda olacaksın ölünce. Şurası kesin, cehennemin dibinde de olsan ateş hattında da olsan kokun aramızda kalacak.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

hayat bilgisine giris

Ders Hayat Bilgisi

Sana bakınca

Bak aklıma ne geldi

Yıllar

çocukluğumun 6 ya da 7. yaşına mukabil

Okula kavga dövüş erken yazılmışım

öyle hesap et

Andımızı okumaya çıkmışım

Kalbim kafesine sığmaz bir boran

Ciğeri yok olasıya koşan yağız bir tay

Bir o kadar da toy

Kahretsin

Kürsüdeyim işte

Altından kaysa

Hayatını kaydıracak cinsten olanlardan değil tabii ki de

şu göbekli şişman zengin amcaların kürsüsünden bahsediyorum

hani hazır kıta dururken

arkanda ya da yanında

oksitlenmiş bakır heykel atamız olanından

türküm diyorum

biraz düşünüyorum

soruyorum yani

düşünüyorum derken

gerçekten de Türk müyüm?

Doğruyum dedirtiyorlar

Düşünmediklerimi doğrulatmak isteyen bakışlar

Ardından

Aslında çalışkanım diyorum

Gerisini de zaten hatırlamıyorum

önce karşıya bakıyorum

Sonra önüme

Ağzımın içine akacakken

Kökünü kanatırcasına uzattığım

Dilimle zor zaptediyorum

Yeşil, acı sümüğümü

Burun iltihabı ne demek bilmiyorum

Henüz o yaştayım yani

Yerin dibine girecek

Bir çatlak, bir yarık arıyorum

Yutkunma hali vardır insanın bilir misin

Bazı isimlerin yalın halleri gibi…

Aslında biraz düşünme payı istemektir karşıdan

Pek düşünmek sayılmaz aslında

Kaçmak, ardından vurulmak istiyorum

Sırtımın orta yerinde

Kandan girdap yaratan

Insan hayatı ucuzluğunu tasvir eden

Oksitlenmiş bakır

Heykel gibi bir mermiyle

Çivileniyorum öylece

Kala kalıyorum

Ceplerine tıka basa korku katlayıp koyduğum

Yol arkadaşım

Heybem yerde sahipsiz

Yakamda beyaz yaka siyah önlük

Kısa pantolon, beyaz havlu bozması kumaşlı çoraplı haldeyim

Oksitlenmiş bakır heykel atamızın huzurundan sesleniyorum

Aynı dili konuşsak diyorum

O hale düşmemek için bir daha

Aynı dili konuşmasak diyorum

Aynı yaşın mutlulukları için

 

istanbul Beyoğlu

2 mayıs 2009

03:03